Vampirler… Çoğumuzun aşina olduğu bir tema. Pek çoğumuzun merakını uyandırsa da bu konuda ki bilgimiz holywood filmlerinden ibaret. Vampirler gerçek mi yoksa kurgumu? Bu makalede sizlerle vampirler hakkında daha evvel hiç duymadığınız somut ve gerçek bilgileri paylaşacağım. Makaleyi okuduktan sonra vampirler hakkında ki tüm düşünceleriniz değişecek.


Vampirlik ne zaman başladı? Diğer bir çok efsane gibi başlangıç tarihi tam olarak bilinmiyor; ama vampirler ilk olarak Babil kayıtlarında karşımıza çıkıyor. Ardından geçen sıralı zaman döngüsünde Mezopotamya’daki Dicle ve Fırat nehirlerinin yakınındaki Kildani’de, taş tabletlerin üzerine yazılmış Asur yazıtlarında vampirlerle ilgili anlatımlar devam ediyor. Kildaniler diyarına, İncil’de geçen Abraham’ın asıl evi olan “Ur of the Chaldeans” da denir. Ama kelimenin kökeni Yunanca Namay dan gelir yani içmek. “Lilith”, İbranilerin kutsal kitabında geçen muhtemel vampirlerden biridir ve kitapta tasvir edilmiştir. Vampirizm olayları canavarların kiang shi diye adlandırıldığı antik Çin’nin resmi kayıtlarındada yer almaktadır. Aynı şekilde eski Hindistan ve Nepal’de bulunan tarihi kayıtlardada vampirlerin yaşadığı öne sürülmektedir. Dahada geriye gidecek olursak Mağara duvarlarındaki eski çağlara ait çizimlerde bir takım yaratıkların kan içtiği gösterilmiştir. Nepal’e ait “Ölümün Efendisi” elinde kanla dolu, kafatası şeklinde bir kadeh tutuyor ve kanla dolu bir havuzun önünde dururken betimlenmiştir. Bu duvar resimlerinden bazılarının m.ö. 3000 yıllarına kadar dayanan bir geçmişi olduğunuda ekleyelim. Rakshaslar, Vedas adı verilen eski kutsal Hindistan yazılarında kapsamlı şekilde tarif edilmiş vampirlerdir. Eski Hindistan hakkındaki bilgilere göre bir başka canavar daha vardı. Bir ağaçtan baş aşağı asılmış, yarasaya benzeyen ve kendi kanından yoksun bir canavar. Bu yaratığa Baital deniliyordu. Diğer eski Asya uluslarıda genel olarak Penanggalen adındaki bir çeşit vampire inanıyorlardı. Bu yaratık insan gibi görünse de bir insandan çok daha kuvvetli ve hızlıydı. Yaşamak için insanların, özellikle de küçük kurbanlarının kanını içmesi gerekiyordu. Türk folklorunda sık karşılaşılmasa da Batı’nın literatürlerine girmiş kayıtlar mevcuttur. Türk, Anadolu ve Altay halk inanışında, batı dillerindeki karşılığı ile birebir örtüşen bir anlamla vampir demektir. Meçik de denir. Türk halk kültüründe ve halk inancında kendine özgü bir vampir türüdür. Bazı yönleri bütünüyle Türk kültürüne özgü olsa da Batı toplumlarının inanışlarına çok benzeyen özellikleri de mevcuttur. Örneğin tıpkı Nosferatu’da olduğu gibi, veba hastalığı taşıdığına inanılır. İnsanların kanını emer, içlerinde büyür. Ölüm saçan kambur bir yaşlı kadın veya bazen yaşlı bir erkek şeklinde düşünülür. Sözcük, kesmek – biçmek fiili ile alakalıdır. Meç Moğolcada maymun, Mes ise silah demektir. Türklerde masal ve söylencelerde maymuna benzer varlıklara sıklıkla rastlanır. Gizemcilikle ilgilenenler arasında “Vampir İncili” olarak da bilinen “Delphi Yazıtları”nın Yunan mitolojisinin efsanevi Delphi kahinine ait olup olmadığı ya da tarihsel bir değer taşıyıp taşımadığı bilinmiyor. Yazıtların içinde yer alan bir bölüm, özellikle vampirlerin mitolojik kökenine ve nasıl ortaya çıktıklarına ışık tutan bir aşk hikayesinden oluşuyor. Tanrıça Selene’nin antik Yunan mitolojisindeki hikayesinden farklı bir çizgide ilerleyen bu hikayeye göre, ilk vampir ay ve av tanrıçası Artemis tarafından yaratılıyor. Ancak vampirologlar tarafından bu yaklaşım kabul edilmez. Çünkü delphi yazıtlarından daha da efsanevi bir kitabın gerçek vampir incili olduğu düşünülür. Bu kitabın adı Aramis’in Kan Kitabıdır.

İlk Vampir Aramis tarafından yeni vampirlere ezberletildiği düşünülür. Kitabın içeriğindeyse Vampirlerin nasıl var oldukları, neler yapıp nasıl yaşamaları gerektiğine dair kapsamlı bilgiler yer almaktadır. Bir nevi Vampirin el kitabıda denilebilir. Tanınmış vampir yazarı Montague Summers’ın 1928’de yazılmış ve bir klasik olan “Vampir – akrabaları ve Yakınları” nda, İspanyol gezginlerin gelişinden önce vampirlerin Meksika’da yaşamış olabilecekleri söylenir. Ayrıca Arabistan’ın da vampirlerden haberdar olduğunu yazmıştır. Agul diye hitab edilen “Arap Geceleri Hikayeleri”nde vampir benzeri yaratıklar olduğunu yazmıştır; bu insan eti yiyen bir hortlaktır. Vampir efsanesi her zaman doğal bir fenomen olarak açıklanmıştır. Orta çağ Avrupası’nda kilise, vampirlerin varlığını onaylamış ve bir inanca bağlı olmayan mitlerden alıp vampir kavramını şeytanın yaratıklarından biri olduğu yönünde değiştirmiştir. Vatikan 84.000 tane kadar vampirizm vakası kayıt altına alınmıştır. Elbette ki bu rakam azımsanamyacak kadar fazladır. Vampir açıkça kötülüğün ve dinsizliğin bir parçası olsa bile, ölümden sonra hayat, bedenin dirilişi, maddesel değişim ekmekle şarabın İsa peygamberin etiyle kanına dönüşmesi gibi Hıristiyanlık öğretilerini destekleyen bir inanılabilirliğe sahipti. Ekmek ve şarap kavramı İsa’nın son yemeğine dair genel bir kavramdır ve Hıristiyanlar arasında Hz İsa’nın kanı ve bedeninin paylaşımının bir simgesidir. Bu inancı benimsemiş ve Hz İsa’nın kanını içen insanlar, kendi kanlarını içen şeytanlara yani vampirlere karşı daha güçlü olurlardı. Orta çağ boyunca kilise vampirlere olan inancın doğruluğunu kabul etti ve vampirizmi yalnız başına sona erdirmek için gereken yetiyi kazandı. Bu durum giderek güçlenecek ve 2 yüzyıl sonra 1489’da bir dönüm noktası olan “Malleus Maleficarum”adındaki kitap ortaya çıkacaktı. Bu aslında cadıların zulmünü anlatan bir kitap olarak tasarlanmış olmasına rağmen aynı şekilde kötü kalpli vampirler içinde uygulanmıştı. Bu kitap İngilizce’de “The Hammer Against Witches” olarak biliniyor ve şeytanla işbirliği içindekileri tanımak, zulümlerinden korunmak için yol gösteriyordu. Şunu not etmek gerekir ki, vampirleri yok etme metodu resmi kilisede belgelendiği şekilde köylülerin mezarda bulunan vampirlere uyguladıkları olağan metotlardan (cesedi yakma, kalbini çıkarma, kafasını kesme ya da kalbine kazık çakmak daha uygar ve yasalara uygundu. Orta Çağ Avrupası’nda bir çok insanın ölümüne sebebiyet veren Kara Ölüm denilen hastalığın aslında vampirlerin işi olduğuna inanılmaktaydı. Kara veba bildiğimiz kadarıyla pireler ve farelerden yayılan bir çeşit vebaydı ve 1300’lü yıllarda Avrupa nüfusunun neredeyse 3/1’ünün ölmesine neden olmuştu. O zamanın insanları nasıl olduysa bu ölümlerden bir çoğunu vampirlerin yaptığı fikrinde birleşiyorlardı. Belki de vebanın vampirlerden yayıldığını düşünmüş olabilirler. Bazı durumlarda ise ölen bir akrabanın geri dönüp bir kurban aldığına inanılırdı. Bir diğer şekilde ölü bir düşmanın vampire dönüşmüş halde geri dönüp birilerini öldürebileceğine de inanılırdı. Bu yüzden bir çok mezar kazılmış ve vampir olduğundan şüphelenilen insanların vücutları tekrar öldürülmek üzere çıkarılmıştır. Vampirlerin mezarlarını belirlemek için bir takım ahmakça metotlar kullanılıyordu. Örneğin bir bakire atın üzerine çıplak yerleştirilip, mezarlığın içinden geçirildiğinde eğer at belirli bir gömüt üzerinden yürümek istemezse bu yerin bir vampirin mezarı olduğu varsayılırdı ve ölü mezardan değişik şekillerde öldürülmek üzere çıkarılırdı. Vampir inanışları vampirleri öldürmek ve vampirizmi durdurmak için kullanılan metotları kapsar. Ölüler kimi zaman yüzleri güneye bakacak şekilde gömülürlerdi.

Eğer ölü bir vampire dönüşmüşse mezarın yeri ölünün kaçma girişime tedbir olarak daha derin kazılır ve dış yüzey ters olacak şekilde yerleştirilirdi. Tahta kazıklar bazen mezarın üzerine dikilirdi. Böylelikle eğer vücut mezardan kalkmaya yeltenirse kendini kazığa saplamış olurdu. Kalpten saplanması umut edilirdi. Bazen de ölülerin kafaları kesilir ve bacaklarının üzerine konularak gömülürdü. 1884’te Budapeşte Üniversitesi öğretim üyelerinden ve şarkiyat akademisinin kurucusu Profesör Arminius Vambery, özyaşamsal kitabı “Arminius Vambery : Yaşamı ve Maceraları”nda Türkler’deki bazı vampir inanışlarına da değinmektedir. Macar dilinin köklerini araştırmak amacı ile Orta Asya’ya kadar derviş kılığında yolculuk eden Vambery’e göre: “ Osmanlılar’da yaygın bir inanışa göre vampirler ağaç kovuklarında gizlenirler ve oralarda avlanırlarmış. Ele geçirilen vampirler kelleleri kesildikten sonra bir çuvala konup denize atılırmış. “Cadılar hortlayan ölülerdir.” diye açıklar Prof. Pertev Naili Boratav ve ekler “Çokluk kadınların cadı olduğuna inanılır, ama erkeklerden de cadılaşanların bulunduğuna kanıt belgeler vardır. Türk geleneğindeki cadı aşağı yukarı Batı inanışlarındaki vampiri karşılar. Cadılar mezardaki taze ölüleri çıkartıp ciğerlerini yerlermiş. Bir Rumeli anlatmasından öğrendiğimize göre eskiden cadıları zararsız hale sokan uzman cadıcılar olurmuş. Yakın bir tarihte İstanbul Büyükada da yaşanmış bir vampir olayına dair elime geçen belgeler neticesinde Gizemler Ve Bilinmeyenler kanalından Sevgili Alper ERDEM’le birlikte kapsamlı bir araştırma yapmış ve son derece şaşırtıcı sonuçlara ulaşmıştık. Yıl 1805 Osmanlı Devleti’nin başında III Selim var. Avrupa’da Napolyon Bonapard’ın orduları hızla ilerlerken Osmanlı Devleti de Rus Çarlığı Desteğinde ki İngiltere ile savaş halindedir. Osmanlı ülkesi Müslüman teba için ne kadar çekilmez haldeyse gayri müslim teba için o denli güzeldir. Şöyle ki imparatorlukta askere sadece Müslümanlar alınmakta, oluşan piyasa boşluğunda ise ticaret Yahudi, Ermeni ve Rum asıllı Osmanlı vatandaşlarının eline bırakılmaktaydı. 1805 Yılının ağustosun da Prens takım adalarının en büyüğü olan büyük ada da zengin bir kuyumcu eşrafının çocuğu olan Yorgo çocukluk arkadaşı Manolis ile sandalla yüzmek için açılırlar. Sandal durmadan kıyıdaki kayalıklara atlayan Manolis başını kayaya çarpar ve beyin kanaması geçirerek ölür. Aradan bir süre geçtikten sonra Yorgo bir gece yarası Manolisi büyük ahşap evlerinin bahçesinde gördüğünü iddia eder fakat bu sözü dikkate alınmaz. Bir süre sonra ada sakinleri ahırlarında bulunan hayvanlarını boğazları parçalanmış olarak bulmaya başlar. Bunun sebebi vahşi bir hayvan olabileceği düşünülür, fakat bu tür bir eylemi gerçekleştirecek kadar büyük bir hayvan Büyükada da yaşamamaktadır. Olayı seyreden birkaç ay içerisinde adada ikisi kadın 3 genç ortadan kaybolur, Ada sakinlerince bugünkü Rum yetimhanesi civarındaki ormanlarda zaman zaman gençler görülür. Bunun üzerine gençleri aramak için 15 – 20 kişilik bir grup oluşturulur. Ormanlar tarumar edilir gençlere ait elbise parçaları ayakkabılar bulunsa da ölü yada diri kimseye rastlayamazlar. Ardından geçen günlerde adanın nisbeten daha tenhalık bir kısmında oturan yaşlı bir çift boğazları parçalanmış halde bulunur. Bu olay Ada’da büyük bir infial başlatır. Adalılar dönemin önde gelen Ortodoks din adamından bir açıklama yapmasını bu olayın ne olduğunu ve nasıl durdurulacağını insanlara anlatmasını ister. Görevli vaizse konuyu Yunanistan’daki yüksek Ortodoks kilisesine danışacağını söyleyerek zaman ister. Vaiz Yunanistan’a gönderdiği mektupta tüm detayları açıkça anlatır fakat bu arada aynı şekilde iki kişinin daha cesedi bulunur ada’da Yunanistan’a ulaşan mektup dikkatle incelenir konunun bir vampir olayı olduğu düşünülür ve vampirlere karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatan detaylı bir mektup ve bir vampir kiti gönderilerek vaize cevap verilir. Ada’nın güçlü kuvvetli gençlerin den bir ekip kurulur. Ormanlar yeniden aranıp taranmaya başlar günler süren aramalar sonucu yine bir netice alınamaz. Bir süre sonra Pazar ayininden evine dönerken kestirme yolu kullanmak isteyen bir adam ormandaki patika yola sapar ve saldırıya uğrar.

Saldıran kişi ise Manolis’tir orada devriye gezmekte olan Osmanlı zaptiyesi ve yetişen diğer halkında yardımı ile güçlükle elleri ayakları bağlanarak ada karakolunda nezarethaneye konulur. Bu arada Manolis’in hortladığına dair adada söylenceler başlar. Osmanlı Devleti savaş halinde olduğu için adada görevli sadece iki zaptiye vardır onlarda ne yapacaklarına karar veremeyerek durumu İstanbul’daki Zaptiye amirine bildirirler zaptiye amiri daha önce İstanbul’da ada hakkında bazı dedikodular duymuştur fakat resmi kaynaklardan gelen bu rapora hayret eder ve durumu dönemin şeyhülislamına bildirir bu sırada Manolis nezaretin küçük demir penceresini parçalayarak kaçar. Vaiz önderliğindeki ada halkı ada mezarlığına giderek Manolis’in mezarını açarlar ancak Manolis’in tabutunun boş olduğunu görürler tabutun parçaları eski bir roma geleneği uyarınca , vampirin yaşarken ait olduğu aileye musallat olmaması için Manolis’in babası tarafından evlerinin kapısının üzerine çakılır. Manolis ve diğer gençlerin ise vaiz ve ekibi tarafında bulunup öldürüldüğü düşünülmekte olsa da bu konuya dair bir bilgi veya belgeye rastlanamamıştır. Tarih boyunca inkar edilemeyecek kadar fazla yaşanan vampirizm olaylarına abartılardan uzak makul bir açıklama getirmek isteyen bilim adamları olmuştur. Kaliforniya Üniversitesi araştırmacılarından kimya profesörü Wayne Tikkanen’in yaptığı araştırmaya göre vampirliğin asıl sebebinin Porfiria hastalığı olduğu iddiaa etmiştir. Bir çeşit kan zehirlenmesi olan Porfirya hastalığının ilerlemesiyle derinin kızılötesi ışınlara karşı zayıfladığı ve bu nedenle karardığını açıklayan Tikkanen, “Hastada anormal kıllanma görülür. Dudaklar kuruyup çekildiği için dişler ortaya çıkar. Hasta çok acı çeker. Sonunda çıldırır.” diyerek hastalığı açıklamıştır. Bu hastaların derilerinin hassaslığı nedeniyle sadece geceleri çıkabildiklerini ve tedavi amacıylada hayvan kanı içtiklerini belirten Tikkanen “Hikayelerde vampirlerin neden gece dışarı çıkıp kan içtiklerinin yanıtı işte bu.” demiştir. Ancak diğer bilimsel kaynaklar, porfiria hastalığının vampir efsanesini doğuruğu iddiasına kabul etmemektedir.

Hastalıkla anlatılan efsaneler arasındaki bazı uyuşmazlıklar vardır. Öncelikle portifia’nın birçok çeşidi bulunmaktadır va bunlardan sadece en az rastlananı deri bozukluklarına yol açmaktadır. Ki bu bozukluklar sadece diş etinin çekilmesi değildir, yüz derisinde çatlamalar, burnun veya parmakların düşmesi gibi belirtiler de vardır. Orta çağda mezarlıklarından çıkarılan kişilerin bu kadar aşırı görüntü bozukluklarına sahip olduklarından bahsedilmemiştir. Ayrıca bu güne kadar kayıtlı olan 200 hastalık vakası vardır, ki bu da böylesine büyük bir efsaneye yol açabilecek büyüklükte bir sayı değildir. Vampirlerin gün ışığına çıkamadıkları ilk defa roman yazarları tarafından söylenmiştir. Oysa 18 ve 19 yüzyıl vampirlerine gündüzleri de rastlandığına dair söylentiler vardır. Ayrıca Drakula her ne kadar bembeyaz bir cilde sahipse de, balkanlarda “al yanaklı” tasvir edilen vampir efsaneleri vardır. Queen Of The Damned filmindeki Akasha esmerdir. İnsan vücudu, sindirim sistemine giren her besini en küçük yapı taşına ayırıp, bundan kendi moleküllerini yapar. Portifia hastalarının ihtiyaç duyulan o karmaşık molekülü kan içerek sağlayamaz. Ayrıca sarımsakta portifianın etkilerini arttıracak maddelerin varlığı kesin olarak kanıtlanamamıştır. Orta çağda daha yaygın olan bir hastalığın daha bu inanışların kaynağı olabileceği düşünülmektedir. Ancak bilim şüpheden uzak net delillere dayanan vampirizme sebep olabilecek bir hastalığı kesin olarak ispat edememiştir. Vampirizm hakkında gerçekleri öğrenmek için daha derinlere bakmalıyız çok daha derinlere… Görülmeyenlerin görünür olduğu konuşulmayanların anlatıldığı darkweb… İşte Vampirizm hakkındaki bilinmeyen gerçekler. Deepwebin en ünlü vampiroloğu olan Mr X Gizli bloğunda vampirlerle ilgili edindiği bilgileri ve anılarını paylaştı. Babasının ve dedesinin de Vampir avcısı olduğunu ifade eden Mr X’in verdiği bilgiler hayli dikkat çekici. Bir insanın vampire dönüşebilmesi için kadim bir karışım veya bir başka vampir tarafından ısırılması gereklidir. Vampir efsanelerinde Bu iksirin ilk defa Babil de keşfedildiği söylenir. Bu karışım insana enjekte edildiği andan itibaren gözleri kulakları kasları besleyen kan hücrelerinin boyutları yavaş yavaş büyür organlarda hızlı bir evrim sonucunda bu yeni kan hücrelerine ayak uydurur. Böylece tüm duyular keskinleşir kaslardaki lif sayıları inanılmaz şekilde artarak vampiri kuvvetlendirir. Elbette keskinleşen duyuların zararları da vardır örneğin gözlerde ki aşırı hassasiyet yüzünden vampirler ışıktan hoşlanmazlar. Çünkü bu onları çok rahatsız eder. Ayrıca bu karışım yaşlanma genlerini de baskılar organları daha dinç tutar vampirlerin ölümsüz olduğu söylencesi de buradan gelmektedir. Aslında değillerdir ortalama bir vampir 200 – 250 sene yaşar. Ancak yaşlılık geni baskılandığı için 100 yaşında bir vampir 35 – 40 yaşlarında bir dış görünüşe sahiptir. Fakat kesinlikle Vampirler ölümsüz değildir. İksirin kullanımıyla evrilen bu yeni kan yaraların çok hızlı iyileşmesinden beyinde nöron üretiminin tekrar aktif olmasına kadar pek çok fayda sağlar. Gelişen kaslarla vampir çok daha kuvvetli çok daha hızlı bir hal alır. Aynı bir arabaya çok daha kuvvetli bir motor frenler ve farlar takmak gibi. Bir insanın ısırılarak veya enjeksiyon yoluyla vampirliğe evrilmesi 3 ila 6 aylık bir süreçte gerçekleşir. Yani filmlerde gördüğümüz gibi ısırılıp ardından vampir olarak uyanmak söz konusu değildir.

En önemli soru vampirler neden kan içerler? Bu karışım her ne kadar yüz yıllardır vampirlerce geliştirilmeye devam ediyor olsada bazı eksikleri vardır. Karışım alındıktan sonra anlattığımız gibi kişinin önce kanı zamanlada organları evrilir. Bu evrim son derece sancılı ve acı veren bir süreçtir. Zamanla vücut eski kanlardan bu yeni kanı üretmeye başlar Vampir organları normal kanla yaşayamaz. Fakat bir sorun vardır. 1 Litrelik insan kanında sadece 300 cl vampir kanı elde edilebilir. Bu durumdada eksik kanı tamamlamak için aslında bir yerde hayatlarını devam ettirebilmek için vampirler düzenli aralıklarla vücutlarına ekstra kan takviyesi yapmak zorundadır. Ayrıca bu kan vücuttan yeni çıkmış sıcak ve taze olmalıdır. Vücuttan çıkan kanın evrilme özelliği hava şartlarına bağlı olarak 5 ila 10 dakika arasında kaybolmaktadır. Birazda vampirlerin hiyerarşik yapısından ve sosyal hayatlarından bahsedeyim. İnsandan iksir yoluyla vampire çevrilen kişiler klanların en alt kademelerinde yer alır. Isırarak birini vampir yapmak tüm klanlarda yasaktır ve cezası kesin ölümdür. Birde Erkek ve dişi vampirlerin birlikteliklerinden olan çocuklar var ki bunlara saf kan denilir. Vücutları zaten bu özel kanla doluyken dünyaya gelirler. Bunlarda hiyerarşide en üst sıralarda yer alır. Dünya çapında 5 tane vampir klanı vardır. 1 tanesi Amerikadadır. Amerikan vampirleri ilk defa kolonicilerle 1800 lerde Amerika kıtasına avrupadan gelmişlerdir. Dünya üzerinde toplam 8000 kadar vampir yaşamaktadır bunların sadece 2000 tanesi saf kandır. Vampir popülasyonu avrupada 200 sene evveline kadar 70 -80.000 ler civarındaydı. Ancak avrupada başlatılan vampir ve cadı avlarıyla sayıları hızla azalarak yer altına çekildiler. Dünyada en fazla vampir 2 klanla doğu Avrupa ve karpaklarda yaşamaktadır. Ortadoğu ve Afrikada vampirler yok denecek kadar azdır. Vampirlerin kendilerine has bir dinleri vardır. İlk vampirler 13 kişilik bir konseydir ve Babil 13lüsü olarak bilinir Vampirler tanrı olarak bunları görürler. Ayrıca kendi aralarında babilce benzeri özel bir dilleri vardır. Yine vampirlerin iş yerlerinde ve gidip sosyalleştikleri mekanlarda o yerin bir vampire ait olduğunu yahut o mekanda vampirler olduğunu anlamaları için kapılarında özel işaretler bulunur. Bu işaretler özellikle silik ve belirsiz yazılır ki sadece keskin vampir gözleri algılayabilsin. CIA süper insan projesini başlattığında vampir yakalamak için 7 – 8 ay kadar özel operasyonlar yaptı. Amaçları bu iksiri ele geçirmekti. Ancak vampirler her defasında önceden haber alıp kaçmayı başardı. Buda onların ne denli iyi gizlendiğini ve ne kadar yüksek konumlarda olabilecekleri hakkında bize fikir sunuyor.

CEVAP VER

*