Simya ve Günümüzdeki Simyacılar

4717

Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl öncesinde başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp , değiştirmeye çalışan öğretiye simya denir.

 

04_06_alchemy

 

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan’da, Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 17. yüzyıla kadar Avrupa’da simyaya ilgi duyulmuştur.

Simya öğretisinde ;

Dört element düşüncesinin Orta Çağlar boyunca varolan şekli kuşkusuz Platon’un ve özellikle de Aristo’nun eseridir. Platon elementleri geometrik formları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Ancak simyadaki teori büyük ölçüde Aristo’nun teorisidir. MÖ 384–424 yılları arasında yaşayan Aristo, birçok konuda olduğu gibi dört element teorisi ile de Orta Çağ boyunca tek otorite olarak kalmıştır. Aristo’ya göre ilk madde çeşitli formlar alabilmektedir. Bu alınan formlar da bazı temel özelliklere bağlıdır. Bu özellikler dört tanedir: Sıcak, soğuk, kuru, ıslak. Buna göre

  • Su: Soğuk – Islak
  • Hava: Sıcak – Islak
  • Ateş: Sıcak – Kuru
  • Toprak: Soğuk – Kuru

 

olarak özellik gösterirler.

Simya Öğretisinin Amacı İki temel başlık Altında incelenebilir. Bunlardan bir tanesi Ölümsüzlük İksirini keşfetmek, diğeri ise felsefe taşı yardımı ile kurşunu altına çevirmek.

 

asd

 

Aristo ile olgunluğa ulaşan elementler teorisi ve Mısır kaynaklı simya İskender’ in fetihleri ile beraber karşılaşma olanağı bulmuş ve bir senteze ulaşmıştır. Bu senteze doğu kökenli okültizm, Yahudi ve Hristiyan mistisizmi de karışarak, Orta Çağdan itibaren simyacıların temel teorilerini oluşturmuşlardır. Yunan-Mısır sentezi simya ile ilgili en önemli belge MS. 3. yüzyıldan kaldığı sanılan Leyden papirüsüdür. Dördüncü yüzyıldan itibaren ise simya eğitimi yaygınlaşmıştır. Özellikle Panopolis’ li Zosimus simyayı daha ritüelik bir hale getirmiştir. Bu dönemde, özellikle İskenderiye’ de simya üzerine birçok eser ortaya çıkmıştır. Bu eserler arasında Hermes, İsis gibi tanrısal kişiliklerin yazdığı varsayılan eserlerin yanı sıra Keops gibi hükümdarların, Platon, Pythagoras, Tahles gibi filozofların ya da Zosimus gibi simyacıların yazdıkları söylenen eserler de vardı. Bunlar Felsefe taşından ve ölümsüzlükten de söz etmekte, aynı zamanda simyanın ezoterik yanını da ortaya koymaktaydılar. Simya daha sonra Bizans’ta da varlığını sürdürmüştür. İmparator Heraklius Simyayı desteklemiştir. Ancak Bizans’ta simya çok gelişememiş, daha sonra da Batıya geçmiştir.

 

Arapların Mısır’ı işgal etmesi, simyanın İslam dünyasına da girmesini sağlamıştır. Arap kültüründe İslam öncesinde simya hakkında yazılan eserler bilinmemekle birlikte, Mısır’ın işgalinden sonra bu konuda yazılan eserlerde bir patlama olmuştur. Bütün İslam dünyasında Arapça tek resmi dil olduğu için, eski Mısır ve Yunan eserlerinin Arapça’ya yapılan tercümeleri de bütün İslam dünyasına yayılmış, bu konuda çalışmaların çoğalmasını sağlamıştır. Müslüman simyacılar arasında en tanınmışı kuşkusuz Batıda Geber adıyla tanınan Abu Abdullah Cabir ibn Hayyan’dır. Cabir’den kalan eserlerin bir bölümü ”Corpus Jabirianus‘ adıyla toplanmıştır. Çoğu kaybolan bu yazılarda simya kadar İslam’ın ezoterik açıklamalarının da varlığı bilinmektedir. Cabir bu yazılarda ezoterik bilgi vermesine rağmen olabildiğince açıklama yapmıştır. Simyanın Orta Çağ Avrupa’sına geçişi göreceli olarak daha geç olmuştur. Özellikle Arap istilaları ve Haçlı seferleri sırasında bu kültürle tanışan Batı dünyası Orta Çağın sonlarına doğru simya ile ilgilenebilmiştir. Simya anlamına gelen Alchemy/Alchimie sözcüğünün ve simyada kullanılan Alkol, Alambik, Elixir gibi sözcüklerin Arapça’dan gelmiş olması da bu kökeni ortaya koymaktadır. On üçüncü yüzyılın ilk yarısından itibaren Fransisken manastırlarında simya yaygınlaşmaya başlamıştır. Buradan Robert Grossetête tarafından Oxford’a da geçen simya, burada da popüler olmuş ve Robert Grossetête’in öğrencilerinden biri olan Roger Bacon da bu konuda oldukça sivrilmiştir. Simya kadar astroloji ve okült bilimlerle de ilgilenen Bacon sonunda kilisenin de dikkatini çekmiş ve bu yüzden hapse girmiştir. Daha sonra gizemli bir şekilde ortadan kaybolan Bacon, simyacıların ölümsüz olduğu konusunda rivayetlerin çıkmasına da neden olmuştur.

 

asda

 

1240 – 1311 yılları arasında yaşamış olan ve ”Rosarium Philosophorum” adlı eserin de yazarı olan Arnaud ve Villeneuve de bu konuda zamanının tanınmış isimlerindendir. Villeneuve simya kadar astroloji ve tıpla da uğraşmıştır. Eserleri ise ölümünden sonra yakılmıştır. Villeneuve’den etkilenen iki Fransisken de simya konusuyla ilgilenmişlerdir, bunlar Raymond Lulle ve Jean de Rupescissa’dır. Fransiskenler kadar Dominikenler de simya ile ilgilenmişler ve 1193-1280 yılları arasında yaşayan ve Büyük Albert adıyla da anılan Albert de Bollstaedt Dominikenlerin arasından çıkmıştır. Her şeye rağmen On üçüncü yüzyılın sonuna kadar simyacılar manastırlarda rahat rahat simya ile ilgilenebiliyorlardı. Ancak zamanla simyacıların kurşunu altına çevirerek büyük zenginlikler elde etmeye ve hazırladıkları özel iksirlerle ömürlerini 100 – 150 seneye kadar uzatmaya başlamalarıyla kilisenin tepkisini çeker. Bu arada manastırlar dışında da simya ile ilgilenen kişiler türerler. Artık Simya Öğretisi ile ile kilise karşı karşıya gelmeye başlar. Ancak Kilise önlemini almakta gecikmez; 1317’de Papa bir karar yayınlayarak (Spondent quas non exhibent) sahte altın yapanlara zindan cezasını ön gören kanunla simyacıları mahkum eder. Simyacıların Yaptığı bu gizli işlemler konusunda Vatikan kaynaklarında bir çok belge bulunmaktadır.

 

yeni-3

 

Bu sırada gizemli bir kişinin simyanın sırlarını bulduğu konusunda bir söylenti yayılmıştır. Bu kişi Nicolas Flamel’dir. 1330 – 1418 yılları arasında yaşadığı söylenen Flamel, söylentiye göre “Yahudi Abraham” isimli, simyanın sırlarını veren bir kitap bulmuş ve yıllarca karısı Pernelle ile uğraşarak buradaki şifreleri çözmüş ve bu sanatın sırrına vakıf olmuştur. On beşinci yüzyılda gelişen simyada döneminin en önemli isimlerinden biri de Basil Valentin’dir. Yaşamı hakkında tam bir bilgiye sahip olamadığımız Valentin özellikle “On iki Anahtar” isimli eseri ile ünlüdür. Simya Rönesans ile birlikte en yüksek noktasına ulaşmış ve bu dönemde Kabala, büyü, Yeni Plantonculuk gibi diğer ezoterik doktrinler de simyaya katkıda bulunmuştur.

 

Ancak Kilisenin Simyayla etkin mücadelesi sonucunda Simyacılar yer altına çekilmeye başlayarak bazı gizli örgütler kurmuş ve öğretilerini geliştirmeye 17. yüzyıla kadar devam etmişlerdir. Bu örgütlerden en önemlisi günümüzde de halen varlığını sürdüren Rose Croixtir İngiltere’de de Robert Fludd bu düşünceyi sistematize etmiştir. Tapınakçıların Mirasçıları olan masonların Simya öğretisininin gizemlerine vakıf olma isteği simyacılar üzerinde hali hazırda bulunan baskıyı iyice artırmış bir çok gizli simya örgütü Rose Croix çatısı altında birleşerek o güne kadar yaptıkları tüm çalışmaları derleyen Sacris Dogmatibus Alchemy isimli bir kitap hazırlamışlar ve ellerindeki gizemli nesneleri saklayarak iyice yer altına çekilmişlerdir. Kitabın insan derisine yazıldığı rivayet edilmektedir. Ayrıca örgüt gizli kalabilmek adına taktirini gereği en fazla 100 kişiye kadar üye kabul etmektedir. Rose Croix örgütü Günümüzde halen varlığını aktif olarak sürdürmektedir. örgüte üye dünya üzerinde bir çok ünlü kişi vardır. Bunların iki tanesinde Türkiye’de yaşamaktadır. Ancak ben özel sebeplerden dolayı ve gizliliğin gizli tutulmasından dolayı bu isimleri sizlerle paylaşamıyorum.

banner