İstanbul… gizemleri anlatmakla bitmez. Gerek tarihi gerekse bugünü hakkında binlerce kitap yazılmış pek çok ayrı medeniyete ev sahipliği yapmış kuruluşundan günümüze kadar tarih sahnesinde her daim yerini korumayı başarmış eşsiz bir şehir. Daha önceki yazılarımı okuyanlar hatırlayacaktır Kız Kulesi ve Galata kulesi gibi sembolik yapıların sırlarını belgeleriyle kultbilgi.com’dan sizlerle paylaşmıştım. Bu yazım da İstanbul’un yine pek duyulmamış bir gizemini sizlerle paylaşacağım.


Hiç kimse İstanbul’a kayıtsız kalamaz. 7 tepesi, içinden geçen denizi, doğal liman olan Haliç’iyle tarih boyunca eşsiz, biricik bir şehir olmuştur. İstanbul’un tarihi de şehrin görkemine yakışır zenginliktedir. Daha kuruluş efsanelerinden itibaren etkileyicidir hikâyesi: Yunanistan’da, Megara’dan yola çıkan Byzas, yeni bir şehir kurmak istemektedir. Yer konusunda gidip Delfi Kahini’ne danışır. Kahin de, şehrini “Körler Ülkesi’nin karşısına” kuracağını söyler. Byzas kafası karışmış bir şekilde dolanırken, bugünkü Sarayburnu’ndan o günkü Khalkedon’a (Kadıköy) bakarak, “Bu körler niye şehirlerini bu güzelim yer dururken o çorak yere kurmuşlar ki?” diye düşünür. Ve tabii aklına Delfi Kahini’nin sözleri gelir. İstanbul’u nereye kuracağını bulmuştur. İstanbul adı ise, sanıldığı gibi şehre Osmanlılar tarafından konmamıştır. Daha eskidir. 9. yüzyılda Fütuh’üş-Şam adlı eserde bir insan ismi olarak geçer. Rum Meliki Timaoş’un oğlu İstanbul, dört sene süren hükümdarlığı boyunca şehrin inşaası için çalışır. Ama şehri yerine geçen Konstantin tamamlar ve adını koyar. 10. yüzyıl kitabı Tenbih (Mesudi)’de İstinbolin olarak geçer. İstanbul adıyla ilgili bir kısmı birbiriyle çelişen başka birçok bilgi vardır. Ayrıca İstanbul, binlerce yıl boyunca Byzantion, Konstantinopolis, Konstantiniyye, Asitane, Darülhilafe, Dersaadet gibi onlarca isimle anılmıştır. İstanbul’un tarihi üç yüz bin sene önceye kadar gider. Küçükçekmece Gölü civarında, Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı düşünülmektedir. Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ’a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ’a özgü aletlere rastlanmıştır. 2008’de Marmaray tüp geçidi kazıları sırasında Cilalı Taş Devri’ne (MÖ 6500), Anadolu Yakası’nda Fikirtepe’de yapılan kazılarda Bakır Çağı’na (MÖ 5500–3500), Kadıköy’de ise Fenikelilere ait kalıntılar bulundu. Yukarıda efsanesini anlattığımız Kral Byzas’ın hüküm sürdüğü MÖ 667 yılında Byzantion kurulur.

Kente Roma İmparatorluğu hâkim olunca, kente Septimius Severus tarafından kısa süreliğine oğlunun adı Augusta Antonina konur. İmparator I. Konstantin zamanında kent, Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilir. Bu sırada Nova Roma olarak değiştirilen kentin adı benimsenir. Ve 337 yılında İmparator I. Konstantin’in ölümüyle Konstantinopolis’e çevirilir. 324 – 1453 yılları arasınındadır. İstanbul bu dönemde Roma’nın doğusunun yönetim merkezi olmuştur. Bu dönemde; yeni bir mimari yapıyla şehir her bakımdan genişlemiş, gelişmiştir. 100.000 kişilik bir hipodromun (Sultanahmet Meydanı) yanı sıra, limanlar ve su tesisleri yapılmıştır. Dünya’nın en büyük katedrali olan Ayasofya’yı 360’da kuran Konstantin; böylece Roma İmparatorluğu’nun dinini de Hıristiyanlık olarak değiştirmiş ve Pagan Roma dinine inanan Batı ile ilk kopuş bu dönemde olmuştur. Bizans İmparatorluğu, I. Theodosius’un ölümü ile başlar. 476’da Batı Roma yıkılınca, Batı Roma İmparatorluğu’ndaki Romalıların büyük bir çoğunluğu buraya göç eder. Ve Bizans İmparatorluğu’nun da başkenti böylece İstanbul olur. 543’teki veba salgını nüfusun yarısını öldürür. İmparator I. Jüstinyen şehri yeni baştan kurar. Defalarca saldırıya uğrayan İstanbul, 1204’te 4. Haçlı Seferi’nde yağmalanır, enkaz haline getirilir. Latinlerin dönemi 1261’de sona erer. Bu dönemden sonra giderek küçülen Bizans; Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1391’den sonra kuşatılmaya başlanır. Efsane fetih, 29 Mayıs 1453’te gerçekleşti. Bu tarih, ayrıca Ortaçağ’ın sonunu tanımlar. Osmanlı döneminde İstanbul hızla gelişmiştir. Yüzlerce saray, çarşı, cami, okul ve hamam açılmış, İstanbul 50 yıl içinde Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların uyum içinde yaşadığı, dünyanın en büyük şehirlerinden birisi haline gelmiştir. Haliç’in üzerine köprü, Karaköy’e tünel, demiryolları, kentin içindeki deniz taşımacılığı, belediye örgütlerinin, hastanelerin kurulması gibi birçok yenilikle modern bir şehir halini almıştır. İstanbul’un meşhur adalarıysa belkide en gizemli yerleridir.

Adalar pek çok efsaneye ve halk söylencesine konu olmuştur. Prens Adaları, İstanbul Adaları ya da Kızıl Adalar, İstanbul’un Anadolu Yakası’nın güney kıyılarının açıklarında, Marmara Denizi’nin kuzeydoğu kesiminde yer alan ve kısaca Adalar olarak anılan takımadadır. Büyüklü küçüklü 9 ada ve kıyıya yakın iki kayalıktan oluşur. Aynı zamanda İstanbul ilinin bir ilçesini oluşturan Adaların beşinde Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada ve Sedefadası yerleşim vardır. Sivriada, Yassıada, Kaşık Adası ve Tavşan Adası’nda ise sürekli ve düzenli yerleşim bulunmamaktadır. Adalar, tarih boyunca çeşitli kaynaklarda ve dönemlerde çeşitli adlarla anılmıştır. Bunların en yaygını Batı kaynaklarının kullandığı “Prens Adaları” ya da “Prensler Adaları”dır. Bu ad adalara, Bizans döneminde soyluların, prenslerin, patriklerin hatta imparatorların sürgün yeri olarak kullanıldıkları; kimi kaynaklara göre de, Bizans İmparatoru II. Justinus 567’de Büyükada’da görkemli bir saray ve manastır yaptırdığı için verilmiştir. Antik dönemde adalara Dimonisi veya Demonisi (Cin Adaları) denmiş, Aristoteles “Demonisi”nin Heybeliada’da ilk kez bakır madeni işleten birinin adı olduğunu ve adaların giderek onun adıyla anıldığını ileri sürmüş, kendisi ise Halkedon (Kadıköy) Adaları demiştir. Yunan filozof Artemidoros, Pitiusa, Romalı tabiat bilgini Plinius, Marmara Adaları derken Bizanslılar burada yaşayan keşişlerden dolayı Papadonisia demişler; tarihçi Hammer, Evliya Adaları, Thomas Allom Demonesca, Türkler, topraklarının renginden dolayı Kızıl Adalar diye adlandırmışlardır. Ülkemiz tarihi açıdan bu kadar zengin olsa da yazıktır ki arkeolojiye çok az önem verilmektedir. Ülkemizde yapılan pek çok arkeolojik kazı yabancı kuruluşlarca yürütülmektedir. Prens adaları 9 tane olarak biliniyor aslında bu sayı 10 tanedir. Bu kayıp adanın ismi Vordonisidir. Bilindiği üzere İstanbul fay hattı üzerindedir ve tarih boyunca büyük depremlerle sarsılmıştır. Günümüzden 1000 sene evvel olan bir depremde Vordonisi adası Marmara denizinin sularına gömülmüştür. Bu bilgilere yakın tarihte fener rum patriğinin arşivlerinin araştırılması sonucu ulaşılmıştır. Üzücü olansa konu Avrupa’da çok iyi bilinmektedir.

Pek çok tarihi yazma ve eski İstanbul haritasında Vordonisi adası görünmektedir. İşin aslı Vordonisi batman önce kara Avrupa’sında çok popüler bir adaydı. Ezoteri ve Büyü ilmi Katolik Avrupa’da şeytani bir konu olarak görüldüğü için cezası idamdı. Ortodoks Bizans göreceli olarak bu duruma daha yumuşak yaklaşıyordu. Bu yüzden dünya çapında ki pek çok ezoterik cemiyet adada manastır görünümlü eğitim yerleri imar etmiş ve cemiyet üyeleri burada eğitime tabi tutulmuştur. Bu sebeple Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden pek çok antik büyü ilmini barındıran kitap yazmalar ve sihirli olduğuna inanılan eşyalar Vordonisi adasına taşınmış, Ada batacağı güne kadar uzun yıllar adeta okültizmin başkentiydi Avrupa’dan pek çok insan adaya ihtiyaçları doğrultusunda büyü yaptırmaya geliyordu. Bu durum adada eğitim faaliyetleri yürüten ezoterik tarikatler içinde ilimlerini satabilecekleri bir Pazar yaratıyordu ve tarikatler bu işlerden çok ciddi karlar elde ediyorlardı. 1010 Senesinde meydana gelen deprem sonucu ada birkaç saat içerisinde üzerindekilerle beraber sulara gömüldü. Kısa bir süre evvel Fener Rum patrikhanesinin kayıtlarıyla ülkemizde yeni öğrenilen adaya dalış yapan İstanbul Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, alüvyon tabakası üzerinde yükselen adanın şiddetli bir sarsıntının ardından meydana gelen çökme sonucu sular altında kaldığını tespit etti. Prof. Dr. Üşümezsoy, granit kayalıklar üzerinde yükseldikleri için diğer adaların bir depremle sular altında kalma ihtimalinin olmadığını da belirtti. Vordonisi Günümüzde tartışmaları süren İstanbul depremi hakkında da ipuçları veriyor. Prof. Dr. Üşümezsoy, Vordonisi’yi sular altına gömen fayın hareketli olmadığını söylüyor. Prof. Dr. Üşümezsoy, “Adalar Fayı, Kuzey Anadolu Fayı’nın uzantısı değildir. Adalar fayı aktif değildir. Asıl ana fay Yalova ve Çınarcık’tan ilerler. Roma haritalarında görülen Vordonisi, 1010’da meydana gelen depremle sular altında kalmıştır. Deniz seviyesinin 3-8 metre altında kalmıştır. Eğer Vordonisi deprem sonucu çökmediyse suların yükselmesiyle oluşmuştur. Ama bu ihtimalin izlerini göremiyoruz. Bu nedenle Vordonisi çok önemli. En önemli detay Vordonisi’yi denize gömen depremi yaratan Adalar Fayı’nı ölü olmasıdır. Yani bu fayın İstanbul için bir tehlike oluşturmadığıdır” dedi. Ayrıca yaptıkları dalışta pek çok antik yapı ve bazilikayı tespit etmeyi başardılar. Yinede adanın enkazında halen bozulmadan kalmış olabilecek muhtemel tarihi eserleri çıkarabilmek için daha ileri teknoloji ürünü su altı robatlarına ihtiyaç vardır yazıktır ki bu teknoloji ülkemizde yoktur. Başta Amerika ve japonyadan olmak üzere pek çok batık araştırma şirketi ve üniversite Vordonisi adasını araştırmak için izin istemiş ancak Kültür ve Turizm bakanlığı şu ana kadar bu izinlere olumlu bir cevap vermemiştir. Ada Bostancıdan 1 KM mesafededir ve bugün üzerinde büyük bir şamandıra bulunmaktadır.

Kaynaklar;
Kült TV Özel Arşivleri
http://istshopfest.com/istanbulun-tarihi
https://tr.wikipedia.org/wiki/Adalar

CEVAP VER

*