Güzel ve Çirkin veya Güzellik ve Canavar adıyla bilinen dünyaca ünlü masal ilk defa, Fransız yazar Gabrielle-Suzanne Barbot de Villeneuve tarafından yazılmış ve büyüklere hitap eden kısa bir makaleydi.

Daha sonra 1740’da stilini büyük ölçüde 17. Yüzyıl romanlarından alarak revize edilmiş ve oldukça uzun bir şekilde yayınlanmıştır. Ana hikayenin yanında, Villeneuve’in kitabı birçok alt çizgi ve enterpolasyonlu öyküye sahiptir. Canavar, ‘canavar’ anlamını taşıyan Fransızca bir sözcük olan “bête”in yanısıra akılsız olma ‘sözcüğünü de ifade etmektedir. Ayrıca zaman içerisinde bölgesel olarak masalın dünya üzerinde binlerce ayrı versiyonu anlatılmaktaysada ana hikayede büyük ölçüde bir revizyon gözlemlenmemektedir. Masal dünyada o kadar etkili olmuştur ki çoğu defa beyaz perdeye aktarılmıştır. Beyaz perde senaryolarındada ayrı ayrı değişiklikler gözlemlenmektedir. Örneğin Walt Disney’in 1991 de yaptığı ve başrollerini Emma Watson ile Dan Stevens’ın paylaştığı animasyonlu versiyonu masala bambaşka bir bakış açısı kazandırmıştır. Masalın günümüzde ki versiyonları büyük ölçüde 1874 senesinde George Routledge ve Oğulları tarafından Londra’da yeniden dizayn edilmiş halini referans almaktadır. Klasik hikayede bir zamanlar 3 kızı olan çok zengin bir tüccar vardır. En küçük kızının adı güzeldir. Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini alır. Zavallı adam varını yoğunu kaybeder, Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duyar. Gelen gemiyi kontrol etmek için limana gitmeden evvel kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sorar. İki kardeş elbise ve mücevherler sipariş ederken küçük kardeş güzel ise sadece bir gül talep eder babasından. Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulur.

Yine yoksuldur, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmıştır. Akşam karanlığıyla beraber kar fırtınasıda bastırır. Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol alır, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel ve garip bir şato görür. Şatoya vardığında şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimseler yoktur. Tüccarda salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemekleri yer. Sonra bir yatağa yatıp uyur. Sabah uyandığında aşağıda onun için hazırlanmış güzel bir kahvaltı vardır. Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark eder. ‘Hiç yoktan Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,’ diye geçirir içinden. Güllerden birini kopartır. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inler her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkagelir. “Seni değer bilmez adam!” diye kükrer. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!” Tüccar sefil bir halde Canavar’ın karşısında diz çöker ve yalvarmaya başlar. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” der. Canavar buna karşılık “Git, sor bakalım kızlarına, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı?” der ve “Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.” Diyede tehtid eder.
Tüccar evine döner. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmazlar. Ama Güzel onlar gibi yapmaz. “Baba, izin ver ben gideyim,” der fedakarca hiç tereddüt etmeden. Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel’le birlikte gider. Her şey orayı ilk gördüğü halindedir: etrafta yine kimseler yoktur, sofra hazırdır. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkar. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlar, “Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sorar Canavar. “Evet,” yanıtını alır. O halde baban yarın sabah gidecek ama sen benimle burada kalacaksın diye emreder.

Bir çare kız mecbur kabul eder bu durumu. Babası şatodan ayrılınca oda etrafta gezinmeye başlar. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görür. Kapıyı açıp içeri bakar. Oda tam istediği gibi döşelidir, hayalinde ki herşey odanın içinde vardır. ‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye geçirir içinden. Daha sonra aynada babasının bir yansımasını görür ve bir nebze içine su serpilir. Hikayenin devamı eminim ki hepinizin hatıralarında canlanmıştır. Ben burada kesiyorum çünkü ana metinle paralel kısım buraya kadar ilerliyor. Şimdi masalın kaleme alındığı 1700lerin Fransa’sına bir yolculuk yapıp o dönemde Fransa’nın sosyolojik durumuna bir göz atalım ve günümüzde ki metinle gerçek metini karşılaştıralım. Öncelikle 1700 lerde Fransa’da insanlar ikiye ayrılıyordu soylular ve soysuzlar. Soylular ailelerinden kalma servet ve büyük topraklarla rahatça yaşayıp kanunen halktan istedikleri bir kişiye istedikleri gibi davranma hakkına sahiplerdi. Fransız monarşisi bu dönemlerde son derece çalkantılı günler yaşadığı için her başa geçen kral soyluları yanına çekebilmek adına taviz üzerine taviz veriyordu. Çünkü devlet hazinesi tam takırdı. Soylular krala ekonomik yardımı keserlerse kralın tahtta kalmasına imkan olmuyordu. Ayrıca tüm soylular aralarında özel bir konsey kurmuş organize şekilde hareket edip saraya istedikleri her kanunu dayatıyorlardı. Halksa son derece cahil ve fakirdi. Sıradan halk genellikle soyluların tarla mera veya saraylarından çalışıp karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Tıbbi imkanlar yok denecek kadar azdı örneğin insanlar genellikle haziran aylarında evleniyorlardı. Bunun sebebi ise yılda bir defa mayıs ayında banyo yaptıkları için haziranda vücutları henüz fazla kokmamış oluyordu. İşte güzel ve çirkin adlı yetişkinlere yönelik makale ilk defa bu şartlar altında kaleme alınmıştı.

Günümüzde ki versiyonunda tüccar olarak anılan baba sarhoş bir kumarbazdı ayrıca 3 aylak oğlu ve 3’te kızı vardı. Karısıysa adamın içkisinden kumarından yılmış çocuklarınıda terk ederek başka bir adama kaçmıştı. Günlerden bir gün kumar düşkünü yaşlı ve halka yaptığı eziyetlerle tanınan soylu bir kont Fransa’nın en iyi kumarbazını bulmak için şatosunda herkese açık bir kumar partisi düzenler. Kazanana büyük ödüller vaad eder. Kahramanımız bu fırsatı kaçırmaz elbet Şatoya vardığında hayatında hiç görmediği kadar büyük bir zenginlik görür ve gözleri kamaşır. Bir süre sonra turnuva başlar. Bizimki birkaç rakibi yendiyse de bir başka rakibe yenilerek elenir. Yinede bu kadar zenginliği gördükten sonra elleri boş dönmek istememektedir. Bu yüzden oyunları seyrediyormuş gibi yaparak ortalığın tenhalaşmasını bekler. Kaybedenler birer birer şatodan ayrılmaktadır. Gecenin geç saatlerinde koca salonda artık 3 – 4 masa kalmıştır. Oda fırsattan istifade ederek şatoda etrafı dolanmaya bulduğu altın gümüş ne varsa ceplerine doldurmaya başlar. Çalabileceği kadar değerli eşyayı çaldıktan sonra şatodan ayrılmak için ön kapıya ilerler. İlk kapıdan kolayca geçer. Ancak bahçe kapısına geldiğinde adamın ceplerinin şişkinliği muhafızın dikkatini çeker. Kahramanımız var gücüyle ormana doğru kaçmaya başlar. Kaçarkende çaldığı bazı eşyalar cebinden düşmektedir. Ancak çok geçmeden atlı muhafızlar tarafından kıs kıvrak yakalanır ve Kaleye geri götürülüp zindana atılır. Ertesi günü Çaldıkları bir bir cebinden çıkartılır ancak yolda kaçarken bazılarını düşürmüştür. Kalenin sahibi yaşlı kont bu duruma çok sinirlenir ve ona verebilecek neyi olduğunu sorar. Kahramanımız hiçbir şeyi olmadığını söyleyince öfkesi daha da artar ve öğleden sonra kalenin bahçesinde idam edilmesini emreder.

Saatler su gibi akarken kahramanımız kellesini nasıl kurtaracağını düşünmektedir. İdam saati gelip çatar. Adam bahçeye götürülürken kenarda izlemekte olan konta bir şey söylemek istediğini bildirir. Kont son sözlerini söylemesi için adama izin verir. Adam konta parası veya malı olmadığını ancak 3 güzel kızı ve 3 yakışıklı oğlu olduğunu canının bağışlanması karşılığında onları kontun emrine vermekten mutluluk duyacağını ifade eder. Kont biraz düşündükten sonra Peki der kızlarını ve oğullarını bana getir ancak dediğin gibi güzel ve yakışıklı değillerse onlarıda seninle idam ederim! Kahramanımız yanında muhafızlarla ayrılıp evinin yolunu tutar kızlarını ve oğullarını alarak kaleye geri döner. Kont kızlarıda genç delikanlılarıda çok beğenir Babalarını salıverirken çocukları kalede alıkoyar. Orijinal metinde hikayenin bu kısmından sonrası son derece sapkın cinsel öğeler içermektedir. Ancak o dönem Fransa’sı için bu alışılagelmiş bir durumdu. Soylular 13 – 18 yaş arası kız erkek pek çok kişiyi hizmetine alıyor. Birkaç hafta sonrada ellerine biraz para tutuşturup tekrar ailelerinin evine yolluyordu. Hatta derebeylik hakkı diye bir uygulama daha vardı ki yeni evlenen gelinler ilk gece bölge yetkilisiyle beraber kalıyordu.

CEVAP VER

*