Cinler hakkında pek çok halk söylencesi geçmişten günümüze kadar kulaktan kulağa yayılmıştır. Bu söylencelerden pek azı somut verilerle desteklenmiş diğerleri ise halk söylencesi olarak kalmıştır. İstanbul’un göbeğinde tarihi bir camide yaşanan olaylarsa yüzlerce yıldır gözümüzün önünde. Cinler bizlere adeta buradayız diyorlar.

Son 1000 yılını Türklerle birlikte yaşayan Anadolu’nun masallar aleminden günümüze geniş bir alana yayılan cin teması hakkında gerçekten neler biliyoruz? Cinler bizim için ne ölçüde ciddi bir tehlike sayılabilir? Özellikle son zamanlardaki korku filmlerinin etkisiyle son yıllarda güncellik kazanan cin teması Anadolu folklöründe uzun ve zengin bir geçmişe sahiptir. Yaygın inanışa göre genellikle göze görülmeyen ve çoğu kez insanı andıran küçük yaratıklar olarak tanımlanırlar. Halk edebiyatındaki cinlerle ilgili masal, hikaye ve deyimlerde cinlerin çoğu kez insanların aklını başından alıp onları şaşkın ve perişan bir hale getirdikleri, hastalıklara yol açtıkları, büyülerde aracılık ederek kötülüklere sebep oldukları belirtilir. Cinlerin kurnaz ve sakınılması gereken varlıklar olduğu inancı yerleşmiştir. Bunların daha çok ıssız ve karanlık yerlerde yaşadıkları ve Güneş battıktan sonra ortaya çıktıkları zannedilir. Anadolu’nun birçok yöresinde cinlerin kötü etkisinden korunmak için; mesela hava karardıktan sonra ağaç altına kirli su dökülmez çünkü cinlerin ağaç kovuklarında oturduklarına inanılır. Akşam olduktan sonra hamamda fazla kalınmaz çünkü gece vakti cinler hamamlarda toplanıp eğlence düzenlemektedirler. Karanlık çökünce eski veya terk edilmiş evlere, değirmenlere girilmez. Çünkü bu gibi yerler tekin değildir. Cinlerin sosyal yaşamları da aynı inanışlar çevresinde dile getirilmiş ve bu yaratıkların başlarında bir padişahları olduğuna insanlar gibi kendi aralarında belli kurallara göre yaşadıkları söylenmiştir. Yani onlar da doğup büyümekte, evlenmekte, çocukları olmakta ve sonunda ölmektedirler. İnsanlara görülmek istediklerinde ise bazen iri yarı bir zenci bazen de kara bir köpek, keçi veya tavuk biçimine girerler. Kendilerine iyiliği dokunan insanları ödüllendirirler. Saygısızlık yapanları da cezalandırırlar. Bazı insanları etki altına alıp kendi isteklerine alet ederler veya kötü işler yaptırırlar. Hatta bazen insanlara aşık olan cinler bile vardır. Bu durumda sevgililerini kaçırarak onlara sahip olurlar. İslamiyet açısından iyi huylu cinler de vardır. Bu tür cinler daha çok büyücülükle uğraşanların ilgisini çekmektedirler. “Hüddam” adı altında cinci hocaya bağlanan bu cinler sayesinde hastalıkların iyileştirildiği, kötülüklerin def edildiği veya birtakım doğa üstü olayların meydana getirildiği var sayılmıştır. Anadolu folklöründeki biçimiyle cinlerden hüddam edilme inancının Türklerin Müslümanlık öncesi inançlarında da yer aldığını söylemek pek mümkün değildir. Türk şamanizminde doğa üstü varlıklarla ilişki kuran kişiye kam veya Kırgızlarda da daha çok kullanıldığı gibi bakşı denir. Bakşının koruyucu ruhu olarak sözünü ettiği avrak ile hadim bir cinden bahsetmediği açıkça bellidir.

Diğer yandan zaman içinde yok olup giden Türk şamanizminde de cin benzeri varlıklara inanıldığı bilinmektedir. Fakat bu inancın temellerinde budizmin köklü bir etkisinin olduğu da kesindir. Uzakdoğu dinlerinin esas ilkeleri açısından Ortadoğu’dakilere oranla büyük farklılık taşıması sebebiyle bu farkın mitolojik unsurlarda da kendini göstermesi kaçınılmazdır. Nitekim İslam öncesi Türklerden kalma ve çılı olarak geçen terimi Mahmut Kaşgari Divan-ı Lügati Türk adlı kapsamlı sözlüğünde açıklarken İslam’ın etkisi ile bunun cinlerden bir bölük olduğunu yazmak zorunda kalmıştır. Oysa Yakut Türklerindeki şamanizmdeki İslam Arap etkisinde kalmamış nadir bir koldur. Görünen jeikil ile paralel anlamdadır çili. Jeikil, herhangi bir kişinin ruhu gibi bedenine bağlı olan ve canı olarak tercüme edilebileceği biçimde tanımlanmaktadır. Çıvı da fertleri birbirine bağlı bir toplumun kolektif canı gibi düşünülmüştür. Mesela eski metinlerde anlatıldığı üzere savaş anında birbirine saldıran iki ordunun askerleri çarpışırken o iki toplumun çıvılarının da birbirlerine saldırdığına inanılmıştır. Kaşgarlı Mahmut’un Türkler ile ilgili muhteşem eseri Abbasi halifesi Muktedi’ye takdim edildiği yıllarda Doğu’dan itibaren akıncılar Anadolu’ya girmeye başlamışlardı. Bu akıncıların Orta Asya’daki İslam öncesi eski Türk kültür ögelerini ne ölçüde Anadolu’nun otantik etkisinden koruyabildiğini bilmiyoruz. Cinlerle alakalı yaşandığı şiddia edilen poek çok hadise vuku bulmuş bu olaylarlar zaman zaman delillerlede desteklenmiştir. Bunlardan en ilginçlerinden bir tanesi de İstanbul Eyüp sultan semtinde bulunan bir camide cereyan etmiştir. Eyüpsultan’da yer alan Ebussuud Sıbyan Mektebi, eşine az rastlanır bir hazineyi barındırıyor. Rivayete göre ‘Yazılı Medrese’ olarak da bilinen binanın duvarlarında cinler tarafından yazılan yazılar bulunuyor. Fahrettin Kerim Gökay’ın İstanbul’da belediye başkanı olduğu 1950’li senelerde üzerleri sıva ve badana ile örtülen Ebussuud Sıbyan Mektebinin iç duvarlarındaki yazılar, gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor. Ebussuud Sıbyan Mektebinin (Yazılı Medrese) duvarlarında, Arapça ve Hintçe harflere benzeyen fakat asla okunamayan yazılar yer alıyordu. Osmanlının en meşhur şeyhülislamı Ebussuud Efendi tarafından yaptırılan binadaki bu yazıların üzeri, görenlerin korkması gerekçesiyle örtülmüştü. Günümüzde Eyüp sultan Müftülüğüne tahsis edilen ve içerisinde tadilat çalışmaları yapılan küçük binadaki eşi benzeri bulunmayan yazıların ortaya çıkarılması için restorasyon çalışması gerekiyor. 1957’de restorasyon gören binadaki badana ve sıva altında kalan yazıların korunup korunamadığı ise bilinmiyor. Yıkılıp baştan yapıldığı iddia edilen binanın 1957’de restorasyon gördüğünün anlaşıldığını kaydeden tanınmış mimar Dr. Sinan Genim “Mekân, sanat tarihi açısından önem taşıyor. Binanın yapısı incelendiğinde, eski bir yapı olduğu anlaşılıyor. Taş yapıdaki sıvalar kaldırılarak altındakiler gün yüzüne çıkarılmalı ve turizme kazandırılmalıdır” diyor. Tarihçi Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci ise, Yazılı Medresenin Osmanlı Devleti’nin en haşmetli zamanında şeyhülislamlık yapmış Ebussud’un hatırasını aksettirmesi bakımından mühim olduğunu söylüyor.

“Ancak binanın bir de sosyal tarih cihetiyle kıymeti var” diyen Prof. Dr. Ekinci şöyle konuşuyor: “Ebussuud Efendi ‘Müftiyüssakaleyn’dir. Yani insanların yanı sıra cinlere de fetva verirmiş. Cinler Yazılı Medresede beklerken, suallerini unutmamak için duvara yazarlarmış. Bazı cinler de beklerken canları sıkıldığı için duvarlara yazılar karalarlarmış. Ben İstanbul’un yaşlılarından işittim; Bu yazılar yakın zamana kadar o medresenin duvarlarında yer alıyordu. Bu yazılar sıvatılınca bu sosyal tarih yadigârı ortadan kalktı. Dinimizde cinlere inanmak bir iman esasıdır; bu medrese de cinlerin varlığının ispatı olarak ehemmiyet taşıyor. Ancak yazıların akıbeti meçhul.” Sanat tarihçisi Talha Uğurluel de şunları söylüyor: “Ebussuud Efendi’nin yaptırdığı sıbyan mektebi, tarihte “Darülkurra” (Kur’ân-ı kerim mektebi) olarak da kullanılmış. Çok meşhur bir âlim olan Ebussuud Efendi, insanların yanında cinlere de fetva vermesiyle tanınıyor. Hatta zaman zaman bu fetvaların duvarlara yazıldığı da söyleniyor. Ancak cumhuriyet devrinde kesme taş binaları sıvama hatasına düşüldü. Onun eserinde de bu yaşandı. Restorasyon çalışmalarında bu sıvalar temizlenerek, asli hüviyetine çevrilmeli. Bu sıvanın altından çok şey çıkacaktır diye düşünüyorum. Yazılı Medresedeki sıvalar kaldırılıp altındaki yazılar muhafaza edilebilir. Demiştir. Ebussuud Sıbyan Mektebi ile alakalı Osmanlı arşivlerinde de bir camii için olması gerekenden çok daha fazla olay kaydına rastlıyoruz. 1700’lerde camii imamı yatsı namazını kıldırdıktan sonra camiiyi kilitler ve şahsi olarak ibadet etmeye başlar. Bu esnada fısıltı benzeri bazı sesler duyarak irkilir. Etrafa bakındığında yer yer karaltıların duvarlara paralel olarak camii nin içerisinde dolaştığını görür. Dönemin ulemasına durumu bildirse de fazla dikkate alınmaz. Aradan birkaç hafta geçer imam ikinci bir raporla camiinin duvarlarına yazı yazan cin ve ifritler olduğunu ulemaya tekrar bildirir ancak bir cevap alamaz. Bir süre sonra imam delirir ve halk arasında cami de yaşanan paranormal olaylar abartılarak yayılmaya başlar. Yerine tahin olan imamda benzer raporlarla ulemaya bilgi verir ve başka bir yerde görev almak ister. Ebussuud Sıbyan Mektebinde 8 ay içerisinde 4 imam değişir. Sonunda ulema camiye bir inceleme heyeti yollar. Alim ve bilginlerden oluşan bu heyetin incelemeleri esnasında cami ibadete kapatılır. Zaten halk korkudan camide ibadet etmeyi bırakmış çevredeki başka camilere yönlenmiştir. Heyette bulunan bazı hattatlar duvarlarda ki anlaşılamayan garip yazıları resmetmiştir. O sıralar devletin savaşa girmesi neticesinde Ulemanın ilgisi mecburen başka yöne kaymış ve camii ibadete uzunca bir süre kapatılarak kendi haline terk edilmiştir. Yine de civarda yaşayanlar kapalı caminin içerisinde garip ışıklar gördüklerini ve camiden geceleri garip sesler işittiklerini sıkça rapor etmeye devam etmişlerdir. Cami ancak 1700’lerin sonlarında herşey unutulup bittikten sonra tekrardan hizmete alınmak üzere onarılmaya başlanmış, bina inşaatında çalışan işçilerin şikayetleri neticesinde Osmanlı uleması neredeyse 100 sene sonra bir kere daha Ebussuud Sıbyan Mektebi’ni incelemek üzere bir heyet yollamıştır. Heyet yaptığı incelemelerde elle tutulur bir sonuca ulaşamamış bunun yerinde duvarlarda ki anlaşılamayan yazıların şirk olup olmadığına dair bir çalışmayla raporlarını sonlandırmayı tercih etmişlerdir. Ebussuud Sıbyan Mektebi Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinde en fazla imam değiştiren cami olma ünvanını halen elinde bulundurmaktadır. 

CEVAP VER

*